Varın ispatı, yokun ispatından her zaman daha kolaydır. Bir elma cinsinin yeryüzünde bulunduğunu, bir tek elmayı göstermekle ispat edebiliriz. Halbuki yokluğunu iddia eden kimse bütün yeryüzünü, hatta kâinatı dolaşıp, ancak ondan sonra onun yokluğunu ispat edebilir. Bu ise, imkansızlık çapında bir zorluk demektir. Öyleyse diyebiliriz ki; yok, hiçbir zaman ispat edilemez...
Bir sarayın kapılarından 999'u açık, biri kapalı olsa, kimse o saraya girilemeyeceğini iddia edemez. İşte inkarcı, devamlı surette kapalı olan o bir tek kapıyı nazara verip onu göstermek ister. Aslında o kapı da, o inkarcı ve onun gibi olanların gözlerine çekilmiş perde sebebiyle onların ruh dünyalarına kapalıdır. Mümin için kapalı kapı yoktur. Yeter ki gözlerini yummasın!... Zaten 999'u herkese açıktır. Hem de ardına kadar...
İşte o kapı ve delillerden birkaçı :
İmkân Delili : İmkân, bir şeyin olması ile olmamasının eşit ihtimale sahip olması demektir.Günlük konuşmalarımızda da "mümkün" derken olabilir de olmayabilir de manasını kast ederiz. Yaratılmış olan her varlık bize şu gerçeği haykırır: Benim olmamla olmamam eşit idi. Şu an ben varsam, var olmamı yoklukta kalmama tercih eden biri var demektir. O ise ancak Allah'tır.
Hudus Delili : Hudus, sonradan olma demektir. Hudusun en büyük delili değişmedir. Bir varlıkta değişme varsa, bu hareketin bir ilk noktası olacaktır. İşte o noktadan önce o şey varlık sahasına çıkmamıştı. Henüz yoklukta iken var olmayı kendi kendine irade edemeyeceğine ve buna güç yetiremeyeceğine göre, bu var oluş Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşmiş demektir. Maddenin termodinamik kanununa göre sürekli yokluğa doğru kayması, kâinatın durmadan genişlemesi, güneşin süratle tükenişe doğru yol alması gibi hadiseler, bu varlık aleminin bir başlangıcı olduğunu gösteriyor.
San'at Delili : Atomdan insana, hücreden galaksilere kadar bütün kâinatta, ince ve baş döndürücü bir sanat göze çarpmaktadır. Evet, bir baştan bir başa kâinattaki her eser şu özelliklere sahiptir:
• Büyük sanat değeri taşır.
• Çok kıymetlidir.
• Çok kısa zamanda ve çok kolay yapılmaktadır.
• Çok sayıda olmaktadır.
• Karışık ve çeşit çeşittir.
• Devamlıdır.
Halbuki, kısa zamanda, çok sayıda, kolay ve karışık yapılan işlerde san'at ve kıymet olmaması gerekir. Ancak yapan Allah (c.c.) olursa, o zaman her şey değişir ve zıtlar bir araya gelebilir!..
Devir ve Teselsülün Muhal olması Delili : Devrin muhal olduğu şu misalle açıklanıyor. Bir yumurtayı tavuğun yaptığını iddia eden adama soruyorsunuz. Tavuğu kim yaptı? Buna karşılık onun çıktığı yumurtayı gösteriyor. Buna göre tavuğu aradan çıkardığımızda yumurta yumurtayı yapmış oluyor. Bu ise muhaldir. Teselsül ise, bir şeyin silsile hâlinde ta ilk noktasına kadar gidip o ilk varlığı kimin yaptığını sormak suretiyle Allah’ın varlığını ispat metodudur. Yani bu meyveyi şu ağaç yaptı, o bir önceki meyveden oldu, o da bir önceki ağaçtan. Böylece ilk ağaca yahut ilk meyveye kadar varıyor ve soruyoruz: Bunu kim yarattı?
Kur'an yolu devir ve teselsülden çok farklıdır. "Yumurtayı kim yaptı?" yahut "Meyveyi kim yaptı?"sorusunun cevabı, doğrudan doğruya, “Allah yarattı.” diye cevap verilir.
İlim, irade, şefkat, merhamet kavramlarından bir nasibi olmayan, insanı tanımayan, hikmetten, sanattan anlamayan bu sebeplerin (tavuğun ve ağacın) sonucun yaratılmasında hiçbir tesirleri olmadığı ispat edilir. Böylece devir yahut teselsül deliline gerek duyulmaz.
Hikmet ve Gaye Delili : Her varlıkta kendisine mahsus bir gaye, bir maksat, bir fayda takip edildiği göze çarpmakta ve hiçbir şeyde gayesizlik, manasızlık ve israf sayılacak herhangi bir durum müşahede edilmemektedir. Hâlbuki, ne madde aleminde ne bitki ve hayvanat dünyasında ne de eşya ve hadiselerde şuur ve idrak mevcut değildir ki, bu gayeler silsilesi takip edilebilsin. Öyle ise, kâinattaki bu şuurlu işleyişi ve bu hikmet ve gayeleri ancak Allah'a isnat etmekle makul bir yol tutmuş olabiliriz.
Yardımlaşma Delili : Yağmurun toprağın imdadına, güneşin gözlerin yardımına koşmalarından, ta havanın kanı temizlemesine kadar, bu alem bir yardımlaşma hareketiyle âdeta dolup taşmaktadır. Bu yardımlaşmayı yapan taraflar birbirlerini tanımamakta, bilmemektedirler. Öyle ise bu merhametli icraatı sebeplere vermek mümkün değildir.
Temizlik Delili : Kâinattaki nezafet ve temizlik, başlı başına bir delil olarak, bize Kuddüs ismiyle müsemma bir Zat'ı (c.c.) anlatmaktadır. Toprağı temizleyen bakteriler, böcekler, karıncalar ve nice yırtıcı kuşlar; rüzgâr, yağmur ve kar; denizlerde buzullar ve balıklar; gezegenimizde atmosfer, uzayda kara delikler; bünyemizde kanımızı temizleyen oksijen ve ruhumuzu sıkıntılardan kurtaran manevi esintiler, hep Kuddüsisminden haber vermekte ve o ismin verasındaki Zat-ı Mukaddes'i göstermektedir.
Simalar Delili : Herhangi bir insanın siması, en ince teferruatına kadar kendisinden evvel geçmiş milyarlarca insandan hiçbirisine birebir benzememektedir. Bu kaide, kendisinden sonra gelecekler için de aynen geçerlidir. Bir cihette birbirinin aynı, diğer cihette birbirinden ayrı milyarlarca resmi küçücük bir alanda çizip, sonra da kendileri gibi olması mümkün, milyarlarca resimden ayırmak ve her şeyi sonsuz ihtimal yolları içinde bir yola ve bir şekle sokmak, elbette ve elbette yarattığı her varlığı, hem de hiç kapalı bir yanı kalmamak üzere bilen ve o varlığa istediği şekli vermeye gücü ve ilmi yeten Cenab-ı Hakk'ı en sağır kulaklara dahi duyuracak kuvvette bir ilandır.
Fıtrat ve Vicdan Delili : Allah'ı tanımanın sayılamayacak kadar çok delil ve işaretleri insanın yaratılışında, fıtratında mevcuttur. Bunlardan birkaç örnek: İnsan fıtratı ve vicdanı her nimetin mutlaka şükür istediğini bilir. Bir peygambere kavuşmuş ve hidayete ermişse şükrünü Allah'a yapar. Aksi hâlde batıl mâbutlara tapar. Bu tapma insan vicdanın insanı zorlamasıyla gerçekleşir.
Güzelliği takdir hissi de insan fıtratında mevcuttur. Sergiler, fuarlar bu his ile gerçekleşir. İnsan bu yaratılışının gereği olarak, şu sema yüzünde sergilenen yıldızları, zemin yüzünde boy gösteren çiçekleri, ağaçları, ormanları dolduran ceylanları, aslanları, denizlerde kaynaşan balıkları seyretmek ve onlardaki İlâhî sanatın mükemmelliğini takdir etmek durumundadır.
Tarih Delili : Dinler tarihi şahittir ki, insanlık hiçbir devrini dinsiz geçirmemiştir. Batıl, hatta gülünç dahi olsa, hemen her devirde bir dine inanmış ve bir manevi sistemi takip etmiştir. İnsan fıtratına inanma duygusunu Allah koymuştur ve insan O’na (Allah’a) inanmakla mükelleftir.
Kur'anı Kerim Delili : Kur'an-ı Kerim'in Kelamullah olduğunu ispat eden bütün deliller, aynı zamanda Cenab-ı Hakk'ın varlığını da ispat eder durumdadır. Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna dair yüzlerce delil vardır. Bunlar, Kur’an ile alakalı İslam kaynaklarında en ince teferruatına kadar mevcuttur. Bütün bu deliller, kendilerine mahsus dilleriyle "Allah vardır." derler.
Peygamberler Delili : Peygamberlerin ve bilhassa Peygamberler Efendisi İki Cihan Serveri'nin (a.s.m) peygamberliğini ispat eden bütün deliller de yine Cenab-ı Hakk'ı anlatan delillere dahil edilmelidir. Zira peygamberlerin varlıklarının gayesi, tevhid; yani Allah'ın varlık ve birliğini ilan etmektir. Öyleyse, her peygamberin kendi peygamberliğini ispat eden bütün delilleri, aynı zamanda, Cenab-ı Hakk'ın varlığına da delil olmaktadır. Bir peygamberin hak nebi olduğunu ifade eden bütün deliller, aynı kuvvetle, hatta daha da öte bir kuvvetle "Allah vardır ve birdir." demektedir...
Hayat Delîli : Hayat şeffaf bir muammâ!..Evet o, zâhirî sebeplerle izah edilemeyecek kadar düşündürücü ve yaratıcı güce delalet etmesi bakımından da şeffaftır. Evet o, doğrudan doğruya Yaratıcısını gösterir ve ilân eder. O, muammâ oluşuyla ilim adamlarını, şeffafiyetiyle de avamdan insanları büyüleyen sihirli bir vakadır. Ve hayat âdeta hâl diliyle: “Beni var edip yaratan ancak Allah (c.c.) dır” der..
İntizâm Delîli : Her varlık kendi parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içinde olduğu gibi, bütün kâinat da kendisini meydana getiren varlık parçalarıyla bir âhenk ve bütünlük içindedir. Bu ise bir nizam ve intizamın varlığını haber veren yanıltmaz bir delildir ve bir Nâzım'a delalet eder ki, O da ancak Allah (c.c.) dır.
Şefkat-Merhamet ve Rızık Delîli : Bütün yaratıkların ve bilhassa insanın ihtiyacı sonsuz, ihtiyarı ise bir hiç hükmündedir. Öyleyken, bütün ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçları hiç ümit edilmeyen yerden ve hiç ümit edilmeyen bir tarzda, kimin neye ne kadar ihtiyacı varsa, o keyfiyet ve miktarda karşılanmaktadır. Yardım gönderilmesi, gönderilen bu yardımın ihtiyaca tam cevap vermesi açıkca isbât ediyor ki, bütün bu ihtiyaçlara, her şeye kendisinden daha yakın bir şefkat eli cevap vermektedir. Kâinat çapında işleyen ve sonsuza kadar da işleyecek olan bu sistemli şefkat, merhamet ve rızıklandırma, bütün bu işleri yapabilme sıfatlarıyla muttasıf ve noksan sıfatlardan da münezzeh bir Zât-ı Akdesi anlatmakta ve isbât etmektedir.
Sevki İlâhî Delîli : Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda sanat hârikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bunlar ve bunlar gibi olanlar, başka bir âlemde kendilerine öğretilen mâlumatla ve yaratılıştan gelen bir kâbiliyetle iş görüyorlar. Halbuki insan, her şeyi bu dünyada öğrenmek mecburiyetindedir; hem de varlıklar arasında istidatça en mükemmel yaratık olduğu halde. Demek oluyor ki, diğerlerine bu husûsiyetleri veren bizzat kendileri değil, her yaptığını hikmetle yapan bir Zâttır ki, onlara böyle ihsanda bulunmuş...Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak ve ancak Allah (c.c.)ın bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantikî bir açıklama nazarıyla bakılabilir. Yoksa, başka her yorum, sadece bir safsatadan ibaret kalır..
Rûh ve Vicdân Delîli : Mahiyetini bilmemekle beraber, varlığından kimsenin şüphe etmediği rûhumuzun ve ona ait fonksiyonların cesedimize hükmediş keyfiyeti de, yine Cenâb-ı Hakk'ı bildiren delîllerdendir. Dünyada Emir Âlemini temsil eden cevher rûhtur ve rûh, bu âleme ancak terakkî ve tekâmül için gelmiştir. Hikmetin neticeye tesiri mevzûmuzun haricinde olduğu için, biz burada yalnızca onun delâlet ettiği noktaya temasla iktifa ediyoruz. Evet, madde âlemiyle mâhiyeti noktasında hiçbir münâsebeti olmayan rûhun kendine mahsûs bir âlemden buraya gönderilişi, olgunlaştırılmaya tâbi tutuluşu ve bunun da belli bir programla yürütülüşü, şüphesiz Cenâb-ı Hakk'ı ilân eden en mühim delillerden biridir. Diğer taraftan, insandaki iç sezişler ve zâhirî hiçbir sebep yokken Rabbe dönüşler ve O'na yönelişler ve bu hâdiselerin milyonlara ulaşan adette tekrar edilişi açık bir delildir ki, insanda yaratılıştan var olan ve Hakkı bulmanın en mühim vesilelerinden biri durumunda bulunan vicdân, kendi Yaratıcısına, O'na perestiş etme derecesinde meftundur ve bütün varlığıyla O'nunla irtibat halindedir. Zaten “Elest Bezmi” nin yanıltmaz şahitlerinden biri de, vicdân değil midir? İşte vicdân, bu şahitliğin hakkına riâyet zarûret ve mecbûriyetinin sevkiyle “Allah”demektedir..
Duygular Delîli : İnsan, binlerce duyguyla techiz edilip donatılmıştır. Her duygu, madde dışı bir âlemden mesaj mahiyeti taşır. Ancak insanda bir duygu daha vardır ki o, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk'ı tanıtır. Bu duygu, insanda varolan ebed ve sonsuzluk duygusudur. Bu duygu sebebiyle insan, dâima ebed için didinir ve ebed için çırpınır. Sonlu olan hiçbir şey, onu hakiki manâda tatmin edemez. Ve bu duygu, insana başka bir sonlunun tesiriyle tevdî edilmiş olamaz. Sonlu olan sebeplerin hiç biri, bu sonsuzluk bâdesini sunamaz. Hâlbuki, bunun varlığı bir vâkıadır, inkârı da kâbil değildir. Öyleyse bu duygu bize, bizi bu duygu ile yaratan Zât tarafından verilmiştir...Ve, ebedî hayatı da yine O verecektir.
İttifak Delîli : On tane yalancı, arka arkaya gelip bize evimizin yandığını söylese, bu adamların hayatta bir defa dahi doğru söylediklerini duymamış olmamıza rağmen, “ihtimal” der onlara inanırız. Zirâ ortada bir ittifak hâdisesi var. Halbuki, bahsini ettiğimiz ittifak, binlerce Peygamber, yüzbinlerce evliya ve milyonlarca da inanan insan arasında meydana gelmiş bir ittifaktır. Muhtelif zamanlarda ve ayrı ayrı mekânlarda yaşamış bu insanların ittifak ettiği en birinci nokta, “Allah vardır” hakikatıdır. On yalancının bir yalan üzerindeki ittifakına ehemmiyet verildiği halde, milyonlarca, hem de hayatlarında bir kere dahi yalan söyledikleri duyulmamış Nebîler ve velilerin bu çaptaki ittifakına inanmayan insan nasıl insan olabilir? Ve ona nasıl akıllı denebilir..?
Yüce Allah'ın varlığını nasıl ispat ederiz? Yüce Allah'ın varlığının delilleri nelerdir?
Yaratılışı bozulmamış, aklı karışmamış her insan Allah'ın var ve bir olduğunu bulur ve anlar. Peki Allah'ın varlığını nasıl ispat ederiz? Allah'ın varlığının delilleri nelerdir? Yüce Allah'ın varlığının delilleri hakkında merak edilenleri ile bilinmeyenleri sizler için derledik.
YÜCE ALLAH'IN VARLIĞINI NASIL İSPAT EDERİZ?
Bir kısım İslâm bilginine göre insandaki Allah (c.c.) inancı, zorunlu ve yaratılıştan olduğu için Yüce Allah'ın varlığına dair dışarıdan deliller aramaya, mantıkî ve aklî deliller sunmaya ihtiyaç yoktur. Yaratılışı bozulmamış, aklı karışmamış her insan Allah'ın c.c. var ve bir olduğunu bulur ve anlar. Bu yoldaki deliller sadece insanı uyarmak, içindeki zorunlu bilgiyi ve şuuru geliştirmek içindir. Mıknatıs ile demir birbirine yaklaşınca mıknatıs demiri çeker. Çünkü bu onun tabiatında gizlenmiştir. Bu özelliği bozulmadıkça da yaratılışının gereği gerçekleşecektir. İşte insan da böyledir. O, sadece iç ve dış dünyada Allah'ın varlığını ispat eden şeylere bakarak Allah'ın varlığını bunlardan anlayabilecek özellikte yaratılmıştır. Ayrıca insanın kendi yaratılışı da bizzat Allah'ın varlığının açık bir delilidir.
ALLAH'A İMAN NASIL OLMALIDIR? KİMLER ALLAH'A İMAN EDER?
ALLAH'IN VARLIĞININ DELİLLERİ NELERDİR?
İslâm bilginlerinin çoğuna göre insan, öz benliğinde ve dış dünyada Yüce Allah'ın varlığını gösteren birtakım deliller üzerinde durup düşünerek Allah'ın varlığına ulaşmak durumundadır.
"O'nu gözler idrak edemez. Fakat O, gözleri idrak eder" (En'âm Sûresi/103) meâlindeki âyet, Allah'ın duyularla doğrudan doğruya idrak edilemeyeceğini bildirir. Fakat duyular, Allah'ı (c.c.) tanıyacak olan akla, gönüle ve kalbe malzeme temin ederler. Bu malzeme de yaratılmış olan her şeydir, evrenin âhenk ve düzenidir. Bunlar Allah'ın varlığını gösteren belirtiler, izler ve delillerdir. İnsan, aklı ile bu belirti, iz ve delillerden hareketle yaratıcıyı bulmaya çalışır. Bu bir âyette şöyle dile getirilir:
"İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun..." (Fussılet 53)
Yüce Allah'ın varlığına delâlet eden ve insanı bu konuda düşünmeye ve iman etmeye çağıran Kur'an âyetlerini ve hadisleri dikkatlice inceleyip hem de dış dünyayı ve insanın yaratılışını gözlemleyen âlimler, Allah'ın varlığını ispatlamak için insanın fıtraten Allah inancına sahip oluşu (fıtrat delili), âlemin ve âlemdeki varlıkların sonradan yaratılmış olup bir yaratıcıya muhtaç olduğu (hudûs delili), mümkin bir varlık olan âlemin var olması için bir sebebe ihtiyaç olduğu (imkân delili), tabiatın büyük bir âhenge ve şaşmaz bir düzene sahip olup bunun bir yaratıcının eseri olmasının gerektiği (nizam delili) gibi bazı deliller ortaya koymuşlardır.
Akıl Delili :
Yüce Allah’ın varlığına en güçlü delalet eden delillerden biri akli delillerdir. Bu delilleri yalnız görmek istemeyenler inkâr eder. Örnek olarak:
1 - Her mahlûkun bir yaratıcısı vardır, çünkü bunlar –geçmişte de şimdi de- kendileri yaratan bir yaratıcıya muhtaçtırlar, ne kendi kendilerini yaratabilirler, ne de tesadüf olarak meydana gelebilmişlerdir. O zaman kendi kendilerini yaratma ihtimali yoktur, çünkü hiçbir şey kendi kendini yaratamaz. Bir şey meydana gelmeden önce, aslı ve vücudu yokken, nasıl bir yaratıcı olabilir ki? Her bir hâdis olanın (sonradan var olan) mutlaka bir muhdis’i (yaratıcısı) vardır. Kâinat, bu benzersiz sistemin ve bu mükemmel düzenin üzerinde kurulduğu, sebep müsebbip kuralıyla güçlü bağı olduğundan dolayı, tesadüf olarak meydana gelmesi hiç mümkün değildir. Böylece her mahlûkun mutlaka bir yaratıcısı vardır. Bu mahlûklar kendi kendilerini yaratamadığına göre ve tesadüfen meydana gelmediğine göre bir yaratıcısı olması lazım, o da Âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Allah, bu akli delilden yüce kitabında şöyle bahsetti: {Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?} [Tur Sûresi/35]
Yani onlar, bir yaratıcısı olmadan yaratılmadığı kendi kendilerini de yaratmadığına göre onların yaratıcısı Allah’tır. Bu yüzden Hz. Cübeyr İbn Mutim, Hz. Peygamber (s.a.v)’ın Tur suresini okumasını işittiğinde, bu ayetleri tebliğ etti : {Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? (35) Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin olarak inanmıyorlar. (36) Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Ya da her şeye hakim olan kendileri midir?} [Tur Sûresi / 35- 37]
Hz. Cübeyr o zaman bir müşrikti ve şöyle diyordu : " Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu " (Buhari)
2 - Kâinatta ve mahlûkatta Allah’ın görünen ayetleri. Allah (c.c.) şöyle buyurdu : {De ki : "Göklerde ve yerde neler var, bir baksanıza."} [Yunus Sûresi/101]
Çünkü göklere ve yeryüzüne nazar edilince, Allah’ın bir yaratıcı olduğunu ve onun Rububiyetini ispat ediyor. Çölde yaşayan bir bedeviye : " Rabbini neyle tanıdın? " diye sorulunca : Ayak izleri yolculuğa, deve tezeği deveye delalet eder. O halde yıldızlarla dolu olan gök, delillerle dolu olan yer ve dalgalarla dolu olan denizler, hakkıyla işiten ve hakkıyla gören Allah’a delalet etmez mi? Diye cevap verdi.
İnsanların dünyevi bilgisi her ne kadar olursa olsun, gayp perdesinin karşısında aciz kalır. Bir tek Yüce Allah’a iman etmek o acziyyeti giderir.
3 - Bu dünyanın sağlam düzeni ve yapısı, yaratıcısının tek İlah, tek Malik, tek Rab olduğuna, O’ndan başka İlah ve Rab olmadığına delalet eder. Bu âlemin iki tane yaratıcısı ve düzenleyeni mümkün olmadığı gibi onun iki tane mabut İlahı da mümkün olamaz. Bu dünyanın iki yaratıcı tarafından yaratılma ihtimali olmadığı ilmen ve fıtraten sabittir. Böyle bir durumun batıl olduğu aklen açıkça anlaşılır. İşte böylece iki Rabbin ulûhiyeti batıl olur.
Şer’i Delil :
Bütün şeriatlar, Allah’ın varlığına, onun mükemmel ilmine, hikmetine ve rahmetine işaret ediyor. Çünkü bu şeriatların bir Şâri’si (Şeriat koyan) olması lazım. İşte Şâri yüce Allah azze ve celle’dir. Allah şöyle buyurdu : {Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah"a karşı gelmekten sakınasınız. (21) O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah"a ortaklar koşmayın} [Bakara/21]
Ve bütün semavi kitaplar bunları ifade ediyor.
Allah’ın varlığını en bariz bir şekilde ispat eden delillerden biri de his delilidir. Bunlar :
1 - Yüce Allah’ın duaları kabul etmesi : İnsan, Allah’a dua edince " Ey Rabbim " deyip Allah’tan istediği şeyi için dua eder, Allah da bu kulun duasını kabul eder. İşte bu, ALLAHın varlığını gösteren büyük bir delildir. Kul yalnız Allah’a dua eder ve Allah’ın duasını kabul ettiğini apaçık bir şekilde görür. Biz de geçmişte ve bugün, kabul olunan duaların örneklerini çokça duyduk. Bu durum, Allah’ın varlığına delalet eder. Bu örneklerin çoğu Kur’anı Kerimde bahsedilmektedir. Örneğin : {Eyyûb"u da hatırla. Hani o Rabbine : " Şüphesiz ki ben derde uğradım, sen ise merhametlilerin en merhametlisisin " diye niyaz etmişti. (83) Biz de onun duasını kabul edip} [Enbiya Sûresi/83-84]
Ve buna benzer birçok ayet daha var.
Ateizm (inançsızlık) ise akılda bir hastalık ve düşüncede bir bozukluktur
2 - Allah’ın, mahlûkatın hayat sırlarına yol göstermesi. İnsan doğduğu andan itibaren, annesini emmesinin yolunu gösteren kimdir? Hiç kimsenin göremediği halde; bir çavuş kuşunun, toprak altındaki suyun yerlerini görebilmesini sağlayan yeteneği kim verdi? Şüphesiz bunları yapan aşağıdaki ayeti buyuran Allah’tır : Mûsâ, "Rabbimiz her şeye hilkatini (yaratılış özelliklerini) veren, sonra onlara yol gösterendir " dedi.) [Ta Ha/50]
Ateizm, akılda bir hastalık, düşünmede bir bozukluk, kalpte bir karanlık ve hayatta bir kayıptır.
3 - Peygamberlerin ve elçilerin gönderilmesiyle beraber gelen ayetler : Bu ayetler, Allah’ın Peygamberlerine verdiği mucizelerdir. Bunlarla Allah, Peygamberleri diğer insanlardan üstün kılar. Allah (cc), kavimlere gönderdiği Peygamberlerle, tebliğ ettikleri mesajın kendisinden başka yaratıcı ve ilah olmayan Allah’tan olduğuna delalet eden mucizeler de gönderdi.
GÜNAHLARA TEVBE İSTİĞFAR DUASI OKUNUŞU VE TÜRKÇE ANLAMI :
"Estağfirullah, Estağfirullah, Estağfirullah el-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyûmü ve etûbü ileyh, tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ. Ve es-elühü't-tevbete vel-mağfirete vel-hidâyete lenâ, innehû, hüvet-tevvâbür-rahîm."
"Ya rabbi! Bu ana gelinceye kadar benim elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, ayağımdan ve elimden bilerek veya bilmeyerek meydana gelen bütün günah ve hatalarıma tevbe ettim, pişman oldum. Küfür, şirk, isyan, günah ve kusur her ne türlü hâl vaki oldu ise, cümlesine tevbe ettim, pişmanlık duydum. Bir daha yapmamaya azm ü cezm ü kast ettim. Sen bu tevbemi kabul eyle. Nefsime uyup, şeytana tabi olup da aynı günah ve kusurları bir daha tekrar etmeme imkan verme, yâ Rabbi. Bir daha iman ve ikrar ediyorum ki, Peygamberlerin evveli Âdem Aleyhisselâm, ahiri ise Hazreti Muhammed (sav), bu ikisi arasında her ne kadar peygamber gelip geçtiyse, Bunların cümlesine inandım, iman ettim, hepsi de haktır ve gerçektir. Bütün peygamberlere, onlara gönderilmiş olan İlâhi kitaplara ve içindeki emirlere şeksiz ve şüphesiz iman ettim, dilimle ikrar, kalbimle tasdik ediyorum ve yine iman ve ikrar ediyorum ki en son kitap Kurânı Azimüşşân ve en son Peygamber de Hazreti Muhammed sav."
Günaha pişmanlık
Tevbe istigfardan önce yapılmalıdır! Tevbe çirkin şeyi bırakıp güzel olana dönmek demektir. İstigfar, günahın çirkinliğini görüp, ondan yüz çevirdikten sonra, mağfiret talep etmektir. Hadisi şerifte (Pişmanlık tevbedir) buyuruldu. (Hakim)
Yapılan günahları her hatırlayışta 'estağfirullah' diyerek istiğfar etmelidir! Günahları hatırladıkça istiğfara devam edilirse, geçmiş günahlar affolur.
Tevbe edebilmek, Hak teâlânın büyük nimetlerinden biridir. Günah işleme korkusu ile tevbeyi asla geciktirmemelidir! Çünkü, hadisi şerifte (Sonra yaparım diyenler helak oldu)buyuruldu. Yani tevbeyi ve diğer iyi işleri geciktirenler, bu günün işini yarına bırakanlar, aldandı, ziyan etti.
Yüce Allah, bağışlanacak muttakilerin vasıflarını sıralarken şöyle buyurmaktadır : “Ve onlar bir kötülük yaptıkları, ya da nefislerine zulmettikleri zaman, Allah ’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları da Allah ’tan başka kim bağışlayabilir? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Âli İmrân/135)
Günahlardan dolayı tövbe etmek farzdır. Tövbe, Hz. Âdem’le başlayan kulluğun bir göstergesidir. Günahkâr kimse vakit geçirmeden tövbeye yönelmelidir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır : “Allah katında (makbul) tövbe, ancak bilmeyerek günah işleyip sonra hemen tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul buyurur. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa, (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim ” diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için âhirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır” (Nisâ Sûresi/17). Peygamberimiz (sav)de : “Günahlarından samimi olarak tövbe eden kimse hiç günah işlememiş gibidir.” (İbn Mâce Zühd/30) buyurmuştur.
İslam âlimleri bu ve benzeri ayetlerle hadislerden hareketle tövbenin geçerli olması için gerekli şartları belirlemişlerdir.
Buna göre bir tövbenin kabul edilebilmesi için :
a) İşlenen günahı terk etmek,
b) Günah işlediğine pişman olmak,
c) Günahı bir daha işlememeye azmetmek,
d) Eğer işlenen günah kul haklarıyla ilgili ise, bu durumda, hak sahibi ile helalleşmek gerekir.
Kul hakkından kurtulmak ihlal edilen hakkı, sahibine veya varislerine iade etmekle veyahut affını istemekle olur.
Yüce Yaratıcımızın Akademik İspatını Duymayan Kalmasın!
Bilimsel Olarak Yüce ÂLLAH'ın (c.c.) Varlığı Nasıl İspatlanır?
Lütfen bu çok önemli içeriğe sahip yazıyı, sosyal ve manevî sorumluluk gereği etrafınızdaki insanlara ulaştırma gayreti gösteriniz. Bu yazı manevî bir atom bombasıdır. Fakat bir farklılığı var ki, tahrip etmiyor, tamir ediyor. Lütfen gereken ilgiyi gösteriniz. Ve lütfen çok rica ediyoruz, (yarası olan gocunsun lütfen) böyle çalışmaları insanlara ulaştırmak için en ufak bir gayret göstermeyen, hatta paylaş butonuna bile basmayı esirgeyen kişiler, toplum ve insanların bozulduğundan şikayet edip, ne yapacağız diye derd yanmasın! Samimi ve ciddi değiller çünkü!
Çok önemli bir diğer konuyu da ifade etmek isteriz ki, bu yazı özellikle herkese hitap eden, herkesçe anlaşılabilir ve herkesin ihtiyacı olan bir içeriğe sahiptir. Bir yaratıcının varlığının sağlam bir mantık kurgusu ile ispatını öğrenmeye hepimiz muhtacız ve hatta böyle bir sorumluluğumuz var. Çünkü İslamiyet dininin, bir insandan ve özellikle bir Müslüman’dan her şeyden önce yerine getirmesini istediği ve bu yöndeki tüm gayretlerini en yüksek bir manevî ibadet saydığı faaliyet ve en büyük farz, Yüce Allah’ın Kur’ânı Keriminde tarif ettiği ve istediği şekilde şüphesiz bir kesinliğe sahip olan, sağlam bir bilgiye ve aklî delillere dayanan ve tüm detayları tereddütsüz bir kanaatle kalben kabul edilen bir imanı elde etmeye çalışması
“Bilimsel olarak yaratıcının varlığı ya da yokluğu ispatlanamaz” diyenlere hem bir reddiye olan, hem de bunun tam tersinin doğru olduğunu şimdiye kadar hiç olmadığı kadar kesinlikte ortaya koyan bu yazıdaki inceleme ve çıkarımlarla ve verilen kaynak yazı ve kitaplar ile açıklığa kavuşturulan ve sağlam bir mantık kurgusu ile ispatlanan meseleler aşağıda sıralanmıştır :
* İspatlamanın ne demek olduğu ve bir şeyin somut ve görsel bir gerçekliği yoksa bile, akli bir delili ve ispatının olabileceği.
* Yaratıcının varlığı düşüncesinin bilimselliğe uygunluğu.
* Yaratıcının varlığının, tüm detaylarıyla, mantık ve bilim zemininde, akademik olarak analizi ve sağlam bir mantık kurgusuyla, delilleriyle ispatı.
Öncelikli olarak bir kavram tespitine ihtiyaç olduğu ve ispatlamaktan neyi anladığımızın ve ispatlamanın ne demek olduğunun ortaya koyulması gerekiyor anlaşılan. Konuyu iki ana bölümde somut örneklerle birlikte inceleyeceğiz ve daha sonra kaynak yazı ve kitaplar vereceğiz. İşte buyurun lütfen :
Bir Kavram Tespitine İhtiyaç Var. İspatlamaktan Neyi Anlıyoruz? İspatlamak Ne Demektir? Bir İddianın Kesin Bir Delile Sahip Olması Nedir?
Aklî delil ile somut gerçeklik arasındaki fark nedir? Öncelikle, bir şeyin somut ve görsel bir gerçekliği yoksa bile, akli bir delili ve ispatı pekâlâ olabilir.
“İspat“, bir iddiayı delil göstererek doğruluğunu apaçık meydana çıkarmak manasını ifade ediyor. Şimdi imana temas eden konularda elinizle tutup gözünüzle göreceğiniz, deneysel biçimde doğruluğunu teyit edeceğiniz tarzda deliller yok.
Fakat bu noktadan hareketle ve böyle diye, bu meselelerin akla uygunluğunun olmadığını veya kesinlik içeren mantıki delillerinin bulunmadığını söylemek ya da bilimsel nitelikte olmadıklarını ifade etmek, hakikate karşı çok büyük bir haksızlık ve hata bir hüküm olur.
Burada vereceğimiz misal, çok yaygın kullanılan bir misaldir. Fakat meselenin mahiyetini ve temel mantığını anlamakta oldukça yardımcı olmaktadır. O yüzden bu misalin üzerinde önemle durulması gerektiğini düşünüyoruz.
Şöyle düşünelim :
Bir ressamın, perde arkasından, bize sadece fırçası görünecek şekilde çalıştığını farz ettiğimiz durumda, o resmi bir ressamın yaptığını nereden anlarız?
Ressam Görüş Alanımızın Dışında Diye, Resmi Boya ve Fırçadan mı Bilmeliyiz?
Hâlbuki incelediğimizde görürüz ki, o boyaların ve fırçanın kendi kendine işleme ve sanat kabiliyeti bulunmuyor.
İşte bu durum bize, o sanat kabiliyetine sahip bir ressamı arattırır ve varlığını sanki görmüşüz gibi aklen kabul ettirir.
Size soralım :
Bu misalimize göre bir ressamın varlığının görsel ve maddesel bir delili, yani “deneysel anlamda bilimsel bir delili” olur mu? Elbette olmaz ve olamaz.
Çünkü deney ve gözlem sahanızın dışında bir etki edici var. Fakat böyle diye, o ortada görünen işi, gerçek etki sahibi olma özelliğini gösteremeyen ve o işi yapabilecek kabiliyet kendisinde bulunmayan nesnelere vermek, herhalde perde arkasında sanattan anlayan maharetli bir ressamın bulunduğuna hükmetmekten daha fazla bilimsel değildir.
Soruyoruz : Bilgisayarın Bir Mühendisin Eseri Olduğunu Söylemek Bilimselliğe Hangi Sebeple Aykırıdır?
Elde edilen bilimsel verilerin ifade ettikleri manaların açık yüreklilikle itiraf edilmesi, bilime ve insan aklına saygı sebebiyle gerekmez mi?
Ateizmde şöyle deniliyor : “Bilimsel Amaca Uygun Değildir Bir Yaratıcıyı Düşünmek. O İhtimali Düşünmek Bile Bilimselliğe Yakışmaz” deniliyor.
Peki neden? Şu önümüzdeki bilgisayarın, “görmediğimiz bir bilgisayar mühendisi” tarafından ya da “detay özelliklerini bilmediğimiz bir fabrika” tarafından üretildiğini düşünmek, bilimselliğe hangi nedenle aykırıdır? Bunu iddia edecek bir bilim adamı olmadığı halde ve “Bu bilgisayarın maddeleri bir araya gelmiş de, onu kendi kendine oluşturmuş” demek; bilimselliğe daha uygun olmadığı halde, bundan çok daha mükemmel, canlı, konuşan, gülen, üzülen canlıların veyahut da şu düzenli kâinatın akıllı bir bilinç yani şuur sahibi bir yaratıcı tarafından yapıldığını düşünmek, “bilimselliğe aykırı” ve böyle muhteşem bir tasarımın maddelerinin bir araya gelerek kendi kendini oluşturduğunu iddia etmek “bilimsel gerçek” öyle mi? Bu nasıl bir mantıktır ve bilime saygısı olan böyle bir şeye inanır mı? diye soruyoruz.
Bilime Bir Yaratıcı Yokmuş Gibi Peşin Hükümle Başlamak Nasıl Bir Tarafsızlık Oluyor?
Bilim felsefesi olarak lanse edilen : “Biz yaratıcı yokmuş gibi hareket ederiz, bilim tarafsızdır” sözleri inandırıcılıktan uzaktır. Tarafsızlık iddiasında bulunuluyor ama tarafsız davranılmıyor. Her zaman ve her durumda yaratıcı yokmuş gibi davranılıyor, baştan tüm kabuller yaratıcının yokluğu üzerine bina edilerek, her şey öyle anlatılıyor. “Çiçek yapıyor” deniliyor. “Tabiat yapıyor” deniliyor. Hatta “Tabiat yaratıyor” deniliyor. Bu nasıl bir tarafsızlıktır diye sormamız gerekmiyor mu? Kanaatimizce bu eleştirdiğimiz takdim tarzı, tarafsızlık da değil, gerçeğe taraftarlık da değil. Hatta bilim de değil kesinlikle. Tamamen kendi zihninde kurgulayıp inandığını bilim diye anlatmaktan başka hiç bir şey olmadığını düşünüyoruz.
Aslında çoğu insanı böyle bir hataya sevk eden düşünce, bu kâinatı yaratan ve idare eden ve maddiyat cinsinden olmayan bir yaratıcı düşüncesini daha baştan reddetmek ve zorlama da olsa, bu ihtimalin haricinde olan bir cevap aramaya kendini mecbur bilmektir. Daha baştan reddetmenin adına önyargı deniliyor biliyorsunuz. Aslında bilimsel düşünce tekniğine de tamamen aykırı bir şey bu. Fakat “bilimsel düşünce tekniği”adına kişisel tercih ve şartlanmaları dayatmak maksadıyla, bilimsel düşünceyi bile bu hata düşünceye alet etmek ve bu şartlanmayı bilimselliğin gereği gibi sunmak ve bir yaratıcıyı varsaymanın veya varlığı ihtimalini düşünmenin bile bilimsel düşünce, araştırma ve gözlem tekniğine aykırı olduğunu ifade ederek bu alanda kısıtlayıcı kurallar koymak, bilim adına utanılacak bir yaklaşımdır.
Böyle bir kuralı dayatmak, bilim yaptığını iddia eden hiç kimsenin haddi değildir ve olamaz. Yüce Yaratıcımızın varlığı ihtimali karşısında böyle bir kural olacak şey midir? Bunun adına nasıl “bilimsel düşünce tekniği” denilebilir? Bu tamamen bilim dışı bir düşünce tekniğidir. Bilimsel düşünceye asıl uygun olmayan tavır, yaratıcının olabilirliği ihtimaline karşılık, kesinlikle yokmuş gibi davranmak, bütün kural ve kaidelerini bu hatalı kabul üzerine bina etmek, kâinatın bütün işleyişini yaratıcı yokmuş gibi anlatmak ve öyle yorumlamak, bir yaratıcının varlığı fikrinden bile rahatsız olmaktır. Evet, bu rahatsızlığı bir takım ateizm taraftarı kişiler, bizzat dile getiriyorlar ve bir yaratıcının olabilirliğini düşünmeyi bile bilime ve bilimsel düşünceye uygun görmediklerini söylüyorlar.
Fakat Yaratıcının Varlığı Düşüncesi Bilimselliğe Neden Uygun Olmasın?
Tam tersine çok da uygun olabilir. Yine aynı örnek üzerinden gidecek olursak, bu önümüzdeki bilgisayarın kendi kendine oluştuğu düşüncesi mi, yoksa onun bir mühendis ve bir fabrika tarafından yapılmış olabileceği ihtimali üzerinden bir araştırmaya girmek mi?
Hangisi daha mantıklıdır ve hangisi bilimsel düşünce tekniğine daha uygun görülebilir?
Söz konusu bilgisayar hakkında daha baştan ve hiçbir fikrimiz yokken bile ikinci fikir çok daha sağlıklı bir yaklaşım değil midir?
İşte şu görünen eşyayı, o eşyanın icad ve idare kanunlarından ibaret olan tabiat ile açıklamaya çalışmak; tasarımcı mühendisini ve üretici fabrikasını hesaba katmadan, bir bilgisayarın yapılış, kuruluş ve çalışmasını sadece işletim sistemi programı ile izah etme gayretinden farksızdır ve anlamsız bir çabadır. Kanaatimizce böyle bir yaklaşım hikâye anlatmaktır, asılsız bir bilim kurgudur, safsataya gerçek demektir, bilimsellik değildir.
Eşyanın oluşumunu bir yaratıcı ile izah etmenin, bilimsel düşünceye daha uygun ve akla yatkın, çok daha makul ve kabul edilebilir bir yol olduğu ve bilimsel olarak kabul edilecek bir model varsa, bu modelin buna çok daha lâyık olduğunu açıkca tespit etmemiz gerekiyor.
Eşyanın üzerindeki sanat, gözle görülmeyen, ancak akıl ve kalple anlaşılabilen ve takdir edilebilen manevî, soyut bir gerçekliktir.
Her ne kadar maddî ve görünen bir delilimiz mevcut değilse de, maddî gözümüzle gördüğümüz sanat eserinin varlığı, ressamın varlığına yeterince güçlü ve kesin bir delil niteliğindedir ve bu gözle görülen işin, yani sanat eserinin varlığının, ressamın varlığının doğruluğu için “bilimsel nitelikte delil” olarak görülmesi ve ressamın varlığının delillendirilmesi yolunda kullanılması, gayet kabul edilebilir ve akıl gözüyle doğruluğu görülebilir mantıkî ispatlar özelliğindedir.
İşte bir yaratıcının varlığı hakkında, “eserden eser sahibinin varlığına intikal etmek” temelinde şekillenen aklî deliller de aynen bu özelliktedirler. Hem gayet güçlüdürler, hem akıl ve mantık uyumlulukları muhakkaktır; hem de kesinlik derecesinde ispat etme niteliğine sahiptirler. Bizim söylediğimiz ve iddia ettiğimiz budur.
Dinin hakikatleri, teorik (nazarî) ve aklî delilleri olan ve delillerin birbirlerine kuvvet vermeleriyle zıtlarının imkânına ihtimal bırakmayan sağlamlılıkları sayesinde, mutlak gerçekliklerine hüküm edilebilecek nitelik arz eden, temel olarak nazarî (teorik) fakat netice itibariyle kesin hakikatlerdir.
Bir yaratıcının varlığının gerçekliğine yönelik tümevarıma dayalı mantıkî çıkarımların, bilimsel düşünceye ve bilimsel delillendirmeye uygunluğu ve yatkınlığı, bizce şüphesizdir.
Şimdi bir parça uzun fakat keyifli bir metni daha okumayı göze alabilirseniz meseleyi başka bir açıdan da somutlaştıralım iyice.
Bize hayat imkânı verecek düzendeki bir kâinatın tesadüfen oluşması ihtimali ise, ünlü İngiliz matematikçi Roger Penrose tarafından hesaplanmıştır. Penrose, tüm fiziksel değişkenleri hesaba katarak, bunların kaç farklı biçimde dizilebileceğini dikkate alarak ve içinde canlıların yaşayabileceği bir ortamın oluşmasının, Big Bang’in (kâinatın yaratılmasındaki büyük patlama teorisi) diğer muhtemel sonuçları içinde kaçta kaç ihtimale sahip olduğunu tespit ederek bulduğu ihtimal şudur :
10 üzeri 10 üzeri 123’te bir ihtimal! Bu sayının ne anlama geldiğini düşünmek bile zordur. Örneğin 10 üzeri 3, 1000 sayısını ifade eder. 10 üzeri 10 üzeri 3 ise, yani 1 rakamının yanına 1000 tane sıfır.
Ama burada 1 rakamının yanına, 10 üzeri 123 tane sıfır gelmektedir ki, bunun matematikte bile bir adı ya da tanımı yoktur. 10 üzeri 123, evrendeki tüm atomların sayısının toplamından, yani 10 üzeri 78’den bile büyük bir sayıdır.
Ama Penrose’un bulduğu sayı, bunun çok daha üstündedir.
Acaba Roger Penrose hesapladığı bu sayı hakkında ne düşünmüştür? Penrose, akıl sınırlarını çok aşan bu sayı hakkında şu yorumu yapar : “Bu sayı, yani 10 üzeri 10 üzeri 123’te bir ihtimal, Yaratıcı’nın amacının ne kadar keskin ve belirgin olduğunu bize göstermektedir. Bu gerçekten olağanüstü bir sayıdır. Bir kimse bunu doğal sayılar şeklinde bile yazmayı başaramaz, çünkü 1 rakamının yanına o kadar sıfır koyması gerekecektir ki, eğer evrendeki tüm protonların ve tüm nötronların üzerine birer tane sıfır yazsa bile, yine de bu sayıyı yazmaktan çok çok geride kalacaktır.” (Michael Denton/Nature’s Destiny/The New York : The Free Press, 1998/s. 9)
Açıkça ortaya koyulduğu gibi, kâinatın tesadüfen oluşma ihtimali yoktur.
“Evrenin şu anki yapısının tümüyle bir tesadüf eseri olabileceği düşüncesi, tamamıyla delice bir düşüncedir. Delilik kavramını argovari bir hakaret niyetiyle değil, tamamen psikolojideki teknik anlamıyla kullanıyorum. Gerçekte bu tür bir düşünce ile şizofrenik düşünce tarzı arasında büyük benzerlikler vardır.” (Jeremy Rifkin/Algeny/Newyork : The Viking Press/1983, s.114)
(Şizofrenik düşünce içeriği bozukluğunda, gerçeklikle ilgisiz tuhaf fikirler ve çıkarımlar bulunur).
Evrim ve tabiat alternatifi üzerinde diretmek, Shakespeare’in eserlerinin, Shakespeare tarafından değil de bir milyar daktilonun başına oturmuş, bir milyar maymunun, bir milyar yıl boyunca süren yazma işleminin sonucunda yazıldığında ısrar etmeye benzer.
Bunun için ihtimal hesabı yapılmaya kalkışılacak olursa sıfıra çok yakın, ama sıfır olmayan bir ihtimal bulunabilir. Ama diğer taraftan herkes Shakespeare’in herhangi bir eserinin maymunlar tarafından pratikte, gerçek hayatta asla yazılamayacağını da bilir.
İşte bu meselemizin temel noktasıdır, matematik olarak bir ihtimal var ama pratikte yok, yani meselemizin somut bedahette (aşikâr kesinlikte) olmasa da teorik anlamda yüzde yüz kesinliğinden bahsedilebilir. Mesele bunun fark edilmesindedir.
“Evet, çok küçük bir ihtimal ama yine de mümkün!” diyenlere diyoruz : “Hayır, asla mümkün değil! Buna mümkün denmez.” Evet matematik olarak bir ihtimal var, sıfır değil o ihtimal. Fakat bu derecede küçük ihtimaller pratikte “sıfır” kabul edilebilir. Çünkü mevcut hayat şartları içerisinde öyle bir şey vücuda gelme şansı bulamayacak.
Mevcut durumda yaşamı tesadüfen oluşturmak için, başka bir kâinata gitmek gerekiyor. Çünkü bu dünyada yaptığımız ihtimal hesapları, bu kâinatın çok dışına taşıyor. Bir protein tesadüfen meydana gelemiyor. Bu kâinatın sahip olduğu madde parçacığı ve bütün ömründe geçen saniye sayısı, o denemeleri başarılı bir şekilde gerçekleştirmeye ve o proteini oluşturmaya yetmiyor. Nitekim söz konusu ihtimal hesaplarıyla hayatın tesadüfen, haricî bir müdahale olmadan oluşabilmesi için çok sayıda evrene ihtiyaç olduğunu görülmesi ile, her birinde o denemelerin yapılıyor olduğu kabul edilen ve güncel bir popüler bilim konusu olan “çoklu evrenler” düşüncesi, kâinatın yaratılışını inkâr etmeye çalışan düşüncenin farklı bir versiyonudur.
Bu ateist tezdeki temel maksat, yaşamı barındıran bir kâinat meydana getirmek için muhtemel denemelerin sayısını ve zamanın miktarını artırmak ve dolayısıyla evrenin sözde ihtimaller dâhilinde oluşabilme olasılığını yükseltmektir ve şu cümleyi söyleyebilmektir : “Sonsuz sayıda çoklu evren var. Öyle olunca da, birinde olmasa diğerinde hayat mutlaka meydana gelmiştir.” Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg, ateizme taraftar Richard Dawkins ile yaptığı röportajda “çoklu evrenler teorisindeki evrenlerin sayısı insan hayatının oluşabilmesi için, çok sayıda olması gerekir. Minimum 10 üzeri 56 olmak zorundadır.
Eğer dalgalanma hakkında bilgiye sahip olduğunu düşünüyorsan minimum 10 üzeri 120 demelisin. Aslında bu biraz kafa karıştırıcı.” ifadelerine yer vermiştir. Weinberg’in sözleri çok dikkat çekici.
Fakat bu verilerden bir sonuç çıkarabilmek neden kafa karıştırıcı olsun ki? Aslında hiç de öyle değil. Yaratıcı yerine, kâinatımızdan başka 10 üzeri 120 tane başka kâinatın var olduğunu kabul etmek ne demektir? Kâinattaki toplam sayısını ifade eden 10 üzeri 78 tane atomun her birinin üzerine 1 trilyon yani 10 üzeri 12 tane sıfır koysak, 10 üzeri 78*10 üzeri 12=10 üzeri 90 ediyor. Yani 10 üzeri 120’den yine inanılmaz derecede küçük bir sayı. Yani bunu kabul etmekle, her bir atomun üzerine 1 trilyon sıfır koymaktan çok daha büyük sayıda kâinatın varlığını delilsiz kabul etmeniz gerekiyor! Eğer kendinizi bir yaratıcıyı kabul etmemeye mecbur bilirseniz ve buna şartlanırsanız, böyle çıkmaz sokaklarda tıkanıp kalıyorsunuz.
Hâlbuki tabiatta görünen sabit kanunları ve hassas ayarı açıklamak için sadece iki şık var. Ya Richard Dawkins ve ateistlerin, “var olduğu düşüncesi”nden bile rahatsız oldukları ve hoşlanmadıkları Yüce Yaratıcının varlığı kabul edilecek. Veyahut varlığına dair bir emare ve delil bile olmayan, olsa bile “kafa karıştırıcı” ve 10 üzeri 120 adet çoklu evren olduğu kabul edilecek. Allah aşkına böyle bir tercihi yapmanın neresi zor?
Zorluk, sadece gerçek olması istenmeyen ihtimalin, yani bir yaratıcının varlığının gayet akılcı olmasında mı? Bilimsel düşünceye daha uygun olmasında ve daha elverişli görünmesinde mi? Yoksa zaruret derecesinde bir gerekliliğe sahip olmasında mı?
Yoksa zorluk, arzu edilen ihtimalin ise, yani tesadüfe bağlı oluşumun ise imkânsızlık derecesinde düşük olması ve söz konusu düşünceye hararetle taraftar olanların bile, böyle bir rastgelelik ihtimalinin gerçekleşmiş olabileceğini kabul etmek konusunda, kendi akıllarının bile rahatça onay verememesinde midir zorluk acaba?
Netice olarak, böylesine ümitsiz çarelere güya bilim adına başvuran ateist düşünce taraftarı bilim adamlarının bu hurafeye inanmaktaki ısrarlarının, bir tek yaratıcının varlığı düşüncesini güçlendirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz bu noktada.
Evet, böyle kurgusal bir yaklaşımla hayatın kökenini açıklamaya çalışmak, bilimsel nitelikte görülmemelidir. Çünkü görünen kâinatın verilerine ve şartlarına göre çıkarımların yapılması ve bu çıkarımların adına bilim denilmesi bir temel esastır.
Bir yaratıcının varlığı hakkında, “eserden eser sahibinin varlığına intikal etmek” temelinde şekillenen aklî deliller bu temel esasla uyumludur ve bilimsel nitelikte görülmelidir. Bu kanaatimizi birinci bölümde detaylandırdık ve gerekçeleriyle ortaya koyduk.
Bir yaratıcıyı kabul edenlerin düşüncelerinin bilim adına çok acımasızca eleştirilmesi ve bilim dışı görülmesi karşısında; sırf bir yaratıcıyı kabul etmemekteki ısrar neticesinde mecburiyetle başvurulan böyle imkânsız senaryolar ve tamamen kurgusal yaklaşımlar, bir yaratıcıyı kabul edenlere de bu yaklaşımları bilim dışı olarak görme hakkını verecektir diye düşünüyoruz.
Ayrıca sürekli yenilenen bir kâinatta böyle bir ihtimal dahi mümkün değildir. Bu hesaplar, sanki bir sabit şekil baz alınarak yapılmış. Fakat kâinat sürekli yenileniyor, o zaman işin rengi de çok değişiyor. Çünkü sayısız yerde ve sayıda bulunan imkânsız ihtimallerin sürekli olarak gerçekleşmeye devam etmesi söz konusu olacaktır ve böyle bir şeyin gerçekleşme ihtimalinin ise doğrudan ve hesapsız olarak reddedilmesi gerektiği açıktır.
ASLINDA 'LÂ İLÂHE İLLALLÂH' NE DEMEK BİLİYOR MUSUN?
'Lâ ilâhe illallâh' demek, 'Yüce Allah‘tan c.c. başka hak hiç bir ilah yoktur' demektir. Bu, bu kelimenin birebir tercümesidir. Lakin bu tercüme bizim bu kelimeyi müslüman olabilmemiz ve hakkıyla anlayabilmemiz için malesef yeterli değildir. Bu nedenle bizim Kur‘ân ve Sünnete müracaat ederek Allah ve Rasûlünün bu kelimeyi nasıl izah ettiklerine bakmamız gerekmektedir.
İslam âlimlerinin belirttiğine göre Lâ ilâhe illallâh cümlesi aşağıda zikredeceğimiz anlamlara gelmektedir.
Yani bir insan 'Lâ ilâhe illallâh' dediğinde aslında şunları söylemiş olur :
1 - Yüce Allah'tan c.c. Başka Yaratıcı Yoktur : Tüm canlıları ve insanoğlunu yaratan Allah‘tır. O‘ndan başka hiç bir yaratıcı yoktur. Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur : 'Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdır?' (Fâtır Sûresi/3) “O Allah ki yaratandır.” (Haşr Sûresi/24) “O Allah her şeyin yaratıcısıdır.” (En‘am Sûresi/102) Dolayısıyla bir insan 'Lâ ilâhe illallâh' dediğinde aynı zaman da ―Allah‘tan başka hiçbir yaratıcı yoktur- demiş olur.
2 - Allah'tan Başka Kanun Koyucu Yoktur : Yüce Allah c.c. nasıl ki tek yaratıcı ise, aynı şekilde tek kanun koyucu dur da. Yaratmak nasıl ki sadece O‘nun hakkı ise, yarattıklarını yönetmek, onlara kanun ve nizamlar koymak da sadece ve sadece O‘nun hakkıdır. Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur :
“Egemenlik/hâkimiyet yalnızca Allahındır.” (Yusuf Sûresi/40) “Dikkat edin! Yaratmakta (yarattıklarına) emredip hükmetmek de sadece Allaha aittir.” (A‘raf Sûresi/54) “O, egemenliğine/hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez!” (Kehf Sûresi/26) “Yoksa onların Allahın izin vermediği şeyleri dinde kendilerine kanun yapan ortakları mı var?” (Şûra Sûresi/21) Tüm bu ayetler hâkimiyetin, egemenliğin ve kanun koyma hakkının yalnız ve yalnız Allah‘a ait olduğunu ifade etmektedir ve hiçbir istisnası olmaksızın tüm muteber İslam âlimleri, bu hakkın yalnızca Allah‘a ait olduğunda ittifak etmiştir. Dolayısıyla bir insan 'Lâ ilâhe illallâh‘ dediğinde aynı zamanda ―Allah‘tan başka hiçbir kanun koyucu yoktur- demiş olur.
3 - Allahtan Başka Malik Yoktur. Her şeyin sahibi Allah‘tır. Mülk O‘nundur. Yerde ve gökte var olan şeylerin hepsi O‘nun mülkündedir. Yüce Allah şöyle buyurur: “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allahındır.” (Âl-i İmran Sûresi/189) “İşte Allah; Rabbiniz O'dur. Mülk sadece O'nundur.” (Zümer Sûresi/6) “Mülk elinde olan Allah ne yücedir!” (Mülk Sûresi/1) Arap Dilinde 'Mülk' kelimesinin bir diğer anlamı da Hâkimiyet‘tir. Buna göre mana, ikinci maddede de ifade edildiği gibi ―Allah‘tan Başka Hükmedici Yoktur- demek olur.
4 - Allah'tan Başka Rızık Veren Yoktur : Allah Teâlâ yarattığı tüm varlıkları besleyen, doyuran ve on lara rızık verendir. Ondan başka rızık veren, yarattıklarını doyuran yoktur. İnsanların bakımını üstlenen —günümüzde ki bazı cahillerin zannettiği gibi— patronlar, ağalar veya devletler değildir. Onlar bu noktada sadece birer sebeptir. Rabbimiz şöyle buyurur: “Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki, onun rızkı Allah'a ait olmasın.” (Hûd Sûresi/6) “Allah'tan başka ibâdet ettikleriniz var ya, onlar size bir rızık vermeye güç yetiremezler. O halde rızkı Allah katında arayın.” (Ankebut Sûresi/17)
5 - Allah'tan Başka Fayda Ve Zarar Veren Yoktur : Gerek insan olsun gerekse başka varlıklar, hiç kimsenin Allah‘ın izni olmaksızın fayda veya zarar vermesi söz konusu değildir. Faydayı ve zararı veren yalnız Allah‘tır. Başa gelen musibetler veya elde edilen güzellikler sadece Yüce Allah‘ın dilemesi ve müsaadesi iledir. Allah Teâlâ şöyle buyurur : “Eğer Allah sana bir sıkıntı dokundurursa O'ndan başka hiçbir kimse gideremez. Gâyet sana bir hayır dilerse O'nun lutfunu geri çevirecek hiç kimse yoktur. O bunu kullarından dilediğine eriştirir. O Gafurdur, Rahimdir.” (Yunus Sûresi/107)
6 - Allah'tan Başka Dirilten Ve Öldüren Yoktur : Canlılara hayat veren ve her verdiği hayatı sona erdirecek olan O‘dur. O‘nun dışındaki varlıkların ―diğer hususlarda olduğu gibi― bu noktada hiç bir söz hakkı yoktur. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurur : “Dirilten ve öldüren O'dur.”(Duhan Sûresi/8)
7 - Allah'tan Başka Duâlara Karşılık Veren Yoktur : Yaratan, istediği şekilde hükmeden, dilediğine verip, dilediğinden alan Allah‘tır. Bu böyle olduğuna göre, istek ve taleplere icabet edecek olan da kaçınılmaz olarak O‘dur. .
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder